Rüya

Garip bir mutlulukla gözlerimi açtığımda, çalmayan saate, gelmeyen çişe, doğmayan güneşe rağmen neden uyandığıma anlam veremedim önce. Ama o mutluluk hissi geçmeden tekrar hızla kapadım gözlerimi. Dal ulan uykuya Böylesi güzel bir şey ortada sebepsiz bırakılır mı hiç?

Yok dönemedim bir daha aynı rüyaya.

Madem uyuyamıyorum bir kez daha rüyamda gördüklerimi düşünüp mutlu olurum diye kapattım gözlerimi. O dünyalar güzeli, bana mı bakacak diye düşündüğüm, bu yüzden de en azından yakınında arkadaş gibi kalmak adına için bir girişimde bulunmadığım hayali kız bana açılmıştı. Hem de ummadığım kadar sıcak, samimi, şehvetli bir şekilde. Rüyada olduğumu buradan anlamam gerekirdi aslında. O genç, tatlı, güzel kız neden açılsındı ki değil mi?

Ama kendimi çok iyi hissettiğimden bunları sorgulamak bile geçmedi aklımdan. Tabi rüyada olmamın da bu mantıklı sorgulamayı yapmamamda etkisi olabilir. Kabul ediyorum.

Demek ki bu saatten sonra bile bu his mutlu edebiliyor insanı. Belki de rüyanın en güzel yanı olarak mantığı, sorgulamaları, bırakıp akışına rahatça yaşayabildiğimiz için böyle hissettim. Gerçekte olsa onlarca soru işareti, kuşku, ileride yaşanacak problemlerin öngörüsü derken reddedebilirdim onu. Yok daha doğrusu kafadan reddederdim. Sonuç olarak da uyanıklığımdaki mutsuzluğumla geçen günlere birini daha ekler,  hayatıma devam ederdim.

Yaş ilerledikçe mantıklı düşünmek, öngörmek, planlamak istemeseniz de yerleşiyor kafaya ve bu yüzden belki de salakça aşık olamıyoruz.

 

 

Tam Zamanı

Bir başka ölüm haberi daha. Zaten yıllardır sadece içip kafayı bulduğunda arayan arkadaşım sabahın köründe başka neden arasın ki, . Üniversiteden mezun olalı yirmibeş yıl geçti ama huyu hiç değişmedi. Bu sefer de o yıllardan ev arkadaşım olan ve yıllardır en iyi anlaştığım dostumun eşini kaybetmişiz.

Gözümün önüne geldi, gülüşü, yüzü. Sesi geldi kulaklarıma. Sonra oğlu düştü aklıma. Off çok kötü.

Önceleri ölüm bize çok çok uzakken yaşlı bir aktörün ölüm haberi gelirdi ama zaten onun dönemine geç kaldığım için bir şey hissetmezdim. Sonra tek tük yaşıtım arkadaşların haberleri geldi. Genellikle kaza sonucu kaybettiklerimiz. İşte onlar etkiledi. Sonra akrabalar başladı tek tek gitmeye. Önce uzak sonra sevdiklerimize doğru daralan halkalar halinde.

İçimi yavaş yavaş saran, vaktimin azaldığı ve artık hiç bir şeyi ertelememe hatta şimdiye kadar ertelediklerimi artık hayata geçirme duygusu yüzünden huzursuzum.

Ertelediklerimi eşeledikçe neler neler çıkıyor yüzeye. Sıraya koymak bile zor. Mecburen ertelediklerimi yapılabilirlik sınıflandırmasına sokmam gerekiyor. Bazıları için geç kalmışız. Hani o “hiç bir şey için geç değildir” klişesi var ya, yok öyle bir şey bazı şeyler için artık gerçekten geç. Zamanında ertelemeden yapacaksın istediklerini. Dur şunu yoluna sokayım aman bu da hallolsun derken zamanı geçiveriyor bazı şeylerin. Onları artık ertelenenler listesinden çöp kutusuna sürüklüyorum. Bazı ertelediklerim ise artık gereksiz veya manasız kalmış. Onları da diğerlerinin yanına gönderiyorum. Mesela bundan 25 sene önce bilgisayar mühendisliği diploması almak benim için çok önemliydi. Erteleye erteleye öyle bir noktaya geldim ki artık son derece manasız. Zaten meslekte zirvedeyken ne yapacağım ki o diplomayı. Tabi harcanması gereken zaman da ayrı bir sorun. Mesela Arnavutluktan vatandaşlık alıp Avrupa birliğine girmek denenebilir ama 5 sene daha ona ayıracak zaman değer mi ? Sanmıyorum!  Bu yüzden onun da üstünü çiziyorum

Bazı ertelediklerim için ise şu andaki şartlar hala uygun değil. Şartları uygun hale getirmek için yeterli bilgi ve tecrübe oluşmuş sadece. O halde bunun üzerine çalışmaya başlayıp süreci hızlandırmam lazım. Bir de daha fazla ertelemek için gerekçesi kalmamış sadece beyindeki bloklar yüzünden ilerleyemeyen istekler var. Bunlar için o blokları, duvarları kırmam gerekiyor. Bir tanesini kırınca, nasıl kırıldığını öğrenince, kırılıp da bir şey olmadığını görünce elinde balyoz deliler gibi blok duvar arıyor insan. Her önüne çıkan “ama”ya “öyle tabi de…”ye saldırıyor.

Şimdi önümdeki 10 yıl için artık çok daha farklı düşüncelerim var.

Boşanmanın ardından, hep almayı planladığım ama hep başka öncelikler yüzünden ertelediğim monitörle başladım işe. Sonra bir drone aldım. Öyle ya kimseye hesap vermek zorunda değildim. İstediğim oyuncağı alabilir istediğim hobimle ilgilenebilirdim. Ona vereceğin parayla tuvalet penceresine pimapen yaptırırdık diyecek kimse olmamasının avantajını kullandım.

Yapamadığım tatillerin acısını çıkarırcasına önce Nisanda Tunus sonra arabayla güney İtalya turu ayarladım. Kuzey ışıklarını görmek için tur arayışına başladım bile.

Sonra ilk gençlik yıllarımdan beri yapmak istediğim ama ilk başlarda annem – babam, sonra çevrem ve arkadaşlarımca cız ilan edilmiş bir başka konuya atladım.  Motosiklet.

Üniversite yıllarında resmen bir yarış bisikletinin üstünde yaşadım.  Yolda giderken yüzüme çarpan hava garip bir özgürlük hissi verirdi ama sonra motosiklete geçemedim bir türlü. Şimdi beni engeleyecek kimse yok, olsa da takacak kimse yok. Gittim motosiklet ehliyeti almak için neler yapılması gerektiğini araştırdım. Hızla işlemlere başladım. Teori sınavı, CBT (İngiltere’de motosiklet kullanabilmek için alınan mecburi eğitim Compulsory Basic Training) için randevuları ayarlamaya çalışıyorum. Arkasından diğer sınavlar için çalışma ve eğitimler ardından sınavlar ile yaz bitmeden şu işi halletmek istiyorum ki hayalimdeki motosikleti alabileyim.

Sonrası için daha kompleks planlarım da var. Mesela tamamen uzaktan çalışabileceğim bir iş ayarlayıp iki üç ayda bir başka bir ülke başka bir şehirde yaşamak gibi. Bir tek kızın okulu nun bitmesini bekliyorum. Evin mortgage’ini ne yapacağımı da bulmam gerekiyor. O sorunu halledersem dünyanın en büyük sorunu olarak minimalist hayata adapte olmak, buna alışmak için uğraşacağım. Sonrasında dünyanın farklı yerlerinden içinde yaşayarak ve hatta motosikletle yaşayarak dolanmak kalacak. Planım sıcak iklimlerde kalmak. Mümkün olduğunca kış görmemek. Artık İngiliz pasaportum olduğu için vize derdim de yok.

İnsanın herhalde en çok zorlandığı konu minimalist yaşamak. Öyle bir iç güdü var ki içimizde. Sahip olduklarımızdan kurtulamıyoruz. Şimdi diyelim ki bir sırt çantasına sığmayı başardım. Her şeyi eledim. 2 pantolon, 3 t-shirt, 1 laptop kaldı. Eee drone, fotoğraf makinesi, tripod? Tamam onları da ekledik. O zaman bir gün uğraşmak için topladığım elektronik parçalar, alet kutum, referans kitaplarımı ne yapmalı ? Hayır öyle ha dedin mi toplanabilecek şeyler de değil. İnsan atmaya satmaya kıyamıyor. Hadi bunları da sağlam bir elemeden geçirip Hepsini bir sandığa sığdırdım ve bir şekilde bir yerde sakladım, gittiğim yerdeki mobiliteyi nasıl sağlayacağım. Çocuk olmasa bir motosiklet bir sırt çantasıyla gez. Ama böyle olunca araba lazım. Buradaki araba ile bu işin kökten hallolmayacağı aşikar. Yok araba iyi de direksiyon nereye gitsem terste kalacak. Gittiğim yerde araba alabilmek için ise en basitinden oranın vergi sistemine dahil olmam gerekiyor. Yani yine evrak kürek işleri. Dur bakalım halledeceğiz hepsini.

Şimdi önümde kendime ayırdığım 2 sene hazırlanma zamanı var. Bunun belki bir senesinde tek başıma bu yola çıkabilirim. Böylesi bir çok işi yoluna koymak için en mantıklı çözüm gibi gözüküyor. Hem daha da fazla ertelemek istemiyorum.

Bir on yıl da böyle yaşayalım bakalım.

Reset

Bu yazıyı bugün yazmazsam ileride tekrar bugüne dönüp yazabileceğimi hiç sanmıyorum. O yüzden bugünkü karmakarışık duygular içinde cümleler yolunu bulduğunca, mümkün olduğunca kaybolmadan kendimi aktarmaya çalışacağım buraya.

Bugün Hayatımdaki önemli yol ayrımlarından birisini yaşadım. Ne birisi? Şimdiye kadarki en önemli en büyük ayrımı yaşadım. Bugün yaşadığım evi ardımda bırakıp yeni bir ev yeni bir hayata doğru yola çıktım. Ama öyle basit değil az durun hele, biraz flashback olmadan anlatmak piç eder mevzuyu.

Bundan on dokuz sene önce başlayan evliliği tam bir hafta önce takriben otuz saniye süren bir mahkeme ile noktaladık.

– Taraflar boşanma protokollerinide mutabık mı?

– Hala boşanmayı istiyor musunuz ?

– O zaman geçmiş olsun avukatını öpebilirsin.

Sonraki sabah uçakta yaşadığım yere, İngiltereye bekar olarak döndüm. O birkaç gün daha orada kalacaktı.

Boşanmak kolay da çocuğa durumu anlatmak, iste o hiç kolay değildi. Yalnız konuşmamak için dönmesini bekledim. Sonra da birkaç gece bir benim işim vardı bir onun ve ertelene ertelene pazar gününe kadar geldik. Ben boşanma kararından sonra kendime kalacak bir oda ayarlamıştım ve biraz da konuşmayı yapmayı bekledim evden ayrılmak için.

Ve işte o pazar bugündü.

Birkaç gün öncesine kadar iki medeni insan gibi ayrılırken, sona yaklaşırken anlamsızca abuklaşmaya başladık ve çok da iyi değildik son iki gündür. Sezmişti çocuk bir şeyler döndüğünü. Seninle konuşmamız lazım der demez ilk sorusu bu oldu. Ayrılıyorsunuz değil mi? Odasına gitti koşarak.

Yarım saat konuştuk sonra, annenle sen burada kalacaksın ben çok uzağa olmasa da başka bir eve gideceğim dedim. Beni de götür dedi. Gene geleceğim, annen çalışırken seninle kalacağım dedim, annem gitsin sen benimle kal dedi. Yarım saatin sonunda biraz sakinleşti. Ben de bir gece önceden hazırladığım bavulumu alıp inmeye başladım merdivenleri.

Hani kaldığınız otelden ayrılırken sağa sola bakarsınız ya unuttuğunuz bir şey var mı diye. Kendimi odalara o gözle bakarken buldum. Acaba kaldı mı bir şey?

Kalmaz mı? Neredeyse 20 yıl kaldı orada, üzerine titrediğim 13 yaşında  bir çocuk kaldı. İngiltere’de sınırsız oturum vizesini alır almaz Türkiye’deki evi satıp, yeni bir hayatta tutunmanın kanıtı olarak banka kredisi ile ne hayallerle aldığım ev kaldı.

Sonra bavulu yerleştirdim ön koltuğa. Arabanın arkası bir gün önce IKEA’dan aldığım masa, ofis koltuğu, nevresim, yastık, marketten aldığım şampuan, tuvalet kağıdı vs vs ile doluydu.

Son bir kez daha öptüm kızımı ve yola çıktım.

Bu kısacık 10 dakikalık yol aslında uzun bir geçişi simgeliyordu kafamda. Bir gün önce aldığım masa ve ofis koltuğu da hatta siparişini verdiğim devasa monitör de artık rengi uyar mı demeden, o oraya gitmez diye düşünmeden rahat ve fonksiyonel olarak kendime sipariş verdiğim ilk parçalardı. Monitörü sipariş ederken de düşünüyordum. Son yirmi yılda ilk defa saklamadan gizlemeden bu benim işimin bir parçası diye izahat vermeden kendime aldığım ilk parçalardı. Evet hayvan gibi de pahalı. Ama kimse karışmıyor artık.

Garip bir özgürlük hissi sarıyor insanı böyle.

Yağmurlu, kapalı, kasvetli bir Aralık gününde kurdum masamı koltuğumu odamda. Nevresimi geçirdim, dolaba yerleştirdim bavuldakileri. Hem de hiç biri diğeri ile aynı hizada olmadan.

Kızımla konuştum telefonda. İstediği bir tişört varmış. Onu söyledi. İyi. Demek ki o ilk şok atlatılmış.

Şimdi bir kahve koydum, sıcağı sıcağına yazıyorum kafamdakileri. Kontrat altı aylık ve bana öyle geliyor ki altı ay sonra ben eve geri döneceğim ve o gidecek başka bir yere. Çocuğa bakamayacağını o da biliyor ama etraftakileri, onların neler söyleyeceğini, kendi içindeki sesi dinleyip bunu kendisine itiraf edemiyor henüz. Ama edecek. Onu ondan iyi tanırım ben.

Kendimi aslında hafiflemiş hissediyorum bir yandan da. Bugün geri kalan ömrümün ilk günü. Bir kez daha reset attım hayatıma.

 

Dolap Beygiri

Hep iki dakikalık sevinçler için katlanıyoruz hayata. Küçücük bir gülümseme, hatta bir tek kahkaha için çekiliyor o asık suratlar. Bir hafta tatil için çalışıyoruz koca bir sene, bir oh denecek kadar zaman için harcıyoruz koca ömrü. Küçücük hedefleri olan insanlarız. Eşek olsak önümüze asılacak havuç bile ziyan olurdu. İleride bir ara bir havuç asarım deseydi biri, döndürürdük biz o değirmeni zaten.

Ne çok içim şişiyor son zamanlarda, bir baktım ki artık ne gülen var ne tatil. Zaten artık gerek de kalmamış. İleride belki olur diye bir ümitle dönüp duruyoruz işte.  Tam diyoruz ki ‘artık yeter. Başım döndü ben bırakıyorum’  artık dönmeyecek olma fikri mi ürkütüyor nedir, ‘bir tur daha döneyim sonra bırakırım’a dönüşüyor isyanlar.

Galiba o son turlar da bir yere kadar. Kendimi çok başı dönmüş ve bezmiş hissediyorum.  Dolabına da havucuna da ağız dolusu saydıracak kadar da kızgınım kendime.

Düz gitmeyi başarabilirsem anlarsınız yazmamamdan

 

 

 

Yazmak

Yazmak zor iş. Eğer ki okuyanlar seni tanıyorsa bahsedebileceğin konular sınırlanıyor. İçinden geleni içinden geldiği gibi söyleyemiyorsun. Bahsettiğin konuda adı geçenler alınabiliyor. Defterlere yazıyorum, buluyorlar. Bloglar yazıyorum keşfediyorlar. Artık biraz gizli kalıp her yerde bahsedemediklerimi burada yazmak istiyorum.